Orta sınıf bir ailenin üyesiyim ben. Bizim için avukatlar sadece ödenmemiş taksitler yada borçlarda gönderilen uyarı kağıtlarında, icra işlemi tehdidinde bulunan şahıslardı. Yada filmlerde gördüğüm katili ya da maktulü savunan, yargıcı ikna etmeye çalışan, delil toplayan ve bunun karşılığında yüklü miktarda para alan insanlardı. “Canlı canlı” avukatı ilk kez 2013 yılında gözaltına alındığımda gördüm. İş güvencemizin elimizden alınma tehdidine karşı yaptığımız eylemler bize 4 günlük gözaltı ve tutuklanma olarak döndü. Eylemler sırasında doğal olanı yapıyor, yasal ve meşru haklarımızı kullandığımızı düşünüyordum. Tutuklanınca anladım ki önemli bir şey yapmışız. Sermayeyi ürkütmüşüz. 15 Temmuz sonrası anladım ki iş güvencesini ortadan kaldırmak isteyenler yasal çerçevede kalmayı yetersiz görmüşler, bir an önce planlarını uygulamak istemişlerdi. 140 bin kamu emekçisinin KHK ile ihraç edilmesi, vatan tehlikedeydi çuvalına sığmayacak kadar büyük bir mızrak. Sermaye saldırısından başka bir şey değil.

2013’te tutuklanmadan önceki savcı sorgusunda tanıştım halkın avukatları ile. Şaşkındım. İlk kez evime polis gelmiş, ilk kez gözaltına alınmış, ilk kez savcı ile karşı karşıya kalmıştım. Gezi ayaklanmasından 4-5 ay öncesiydi. Bir grup avukat bizden önce tutuklanmıştı. Onlarla aynı zamanlarda bir operasyonla yurtseverler tutuklanmışlardı. Onlardan sonra da öncül kamu emekçileri… Ve çok açıktı ki halkın patlama noktasına geldiğini anlayan sistem kendince önlem alıyordu.

Tutsaklık günlerinde tanıdım avukatların bir kısmını. Cüppesine düğme ve cep diktiren avukatlara hiç benzemiyorlardı. Söylemleri, davranışları sizden biriyiz diyordu. Çıkar hesabı yapmıyor, hesap makinesi ile dolaşmıyorlardı. İcra davalarına bakmıyor, mafya avukatlığı yapmıyor, tecavüz davalarında tacize uğrayanın yanında duruyorlardı. Duruşlarıyla bize bir şey anlatıyorlardı. Onları tanıyana kadar avukatlık mesleğinin bu kadar onurlu olduğunu bilmiyordum açıkçası. Molierac diyordu ya “Avukatlar tarih boyunca köle kullanmadılar ama hiçbir zaman efendileri de olmadı” onları tanıdığımda öğrendim efendileri olmadığını.

6 ay sonra tutsaklığım bitti. Çıktığımda iktidar için kısmi olarak “tehlike geçmiş”, Gezi ayaklanması sönümlenmişti. Benim de üyesi olduğum demokratik kitle örgütleri “başarıyla” ayaklanmayı sivil itaatsizlik boyutuna indirgemişlerdi. Gezi ayaklanması, 15 Temmuz sonrası bize gösterdi ki mesele AKP karşıtlığının çok ötesindeydi. Sistemin tehlikeye düştüğünü sezinlediklerinde iktidarı muhalefet partileri, sivil toplum örgütleri, sermaye etrafında bir araya gelmekteydi. 20 Temmuz sivil darbesinin işlerlik kazanmasından, vekil dokunulmazlıklarının kaldırılmasına, işçi grevlerinin manipülasyonundan, infaz yasasına, tezkerelere kadar ortak hareket etmekteydiler. Her zaman söylediğim gibi zulüm bir ekip işidir. Bir kişiye indirgenemez. Evet, bu zulümden bizlerle birlikte avukatlarımıza da pay verilmiştir. Hiçbirimiz sistemin saldırılarından bağımsız değiliz. Olmayacağız.

2014 yılındaydı sanırım bir kurultayda Selçuk Kozağaçlı hepimizi kürsüden uyarmıştı. Konuşması hepimizi ürkütmüştü. Faşizm geliyor gürültüsüyle demişti. Hiçbirimiz güvende değiliz olmayacağız. Tüm gücümüzle direnmek gerek demişti. Ben çok korktuğumu söylediğimde de korkmalısın demişti. 2016 Temmuz’u sonrası bu uyarının ne kadar da haklı olduğunu gösterdi bize. Ama şunu da gösterdi; madem bizi yok etmeye niyetliler nasıl yok olmadığımızı göstermemiz gerekli. Ve 2016’daki saldırılara karşı başlayan Yüksel direnişi… Direnişte avukatlarımız, her gözaltının, her polis saldırısının, yüzlerce davanın, para cezasının, siyasi şube nezaretlerinin, tutuklama tehditlerinin, ev hapislerinin püskürtülmesinde hukuk savaşının yol göstericileri, ışığı oldular.

Direnişte 2017 yılında ev hapsi kararı verildi direnişçilere. 25 gün ev hapsinde kaldım. Avukatlarımız ziyarete geldiler. Orada avukat Engin Gökoğlu ile konuşmamız çok etkileyiciydi. İktidarın ev hapsi politikası ve hukuki olarak ev hapsinin ne olduğunu anlattı bana. Gittikten sonra bana takılan kelepçenin ne kadar insanlık dışı hatta ne kadar hukuksuz olduğunu düşündüm. Direnişi engellemek isteyen iktidar, ses çıkarmadığımız sürece bu ev hapsini yaygınlaştıracaktı. Günler sonra elektronik kelepçeyi söküp attım. Sokağa çıktım. Gözaltına alındım. Tutuklanma talebiyle hakimin karşısına çıkartıldım. Avukatım Ayşegül Çağatay ve Engin Gökoğlu ile birlikte bir hukuk zaferine daha direnişin imzasını attık. Tutuklanma talebi reddedildi. Haftada bir gün imzaya çevrildi. Avukatlarımız özgürlüğümü verdiler bana.

Direniş günlerinde bir polisin cinsel saldırısına maruz kaldım. Kendisinden şikayetçi oldum ancak cinsel saldırıyı gerçekleştiren, bunu eylem alanında dillendirdiğimde biriken halktan korkarak beni susturmak için ağzımın içine kadar gaz sıkarak beni ters kelepçe ile gözaltına aldıran bu polis için şikayetim dikkate alınmamış aksine bana sapık dedi diyen polis bana dava açtırmıştı. Yaşadıklarımı avukatım Ayşegül Çağatay’a anlattım. Beni ondan daha iyi kim anlayabilirdi? İlk duruşmaya birlikte gittik. Tacizci polis de gelmişti. Ben savunmamı yaptım. Polis sanki bu ayıbı işlememiş gibi oturduğu yerden sırıtarak bakıyordu bize. Ayşegül dayanamadı. Hakim bey hem müvekkilime cinsel saldırıda bulunuyor hem de hiçbir şey olmamış gibi gülebiliyor dedi. Hakim, ama burası mahkeme kişilere suçlamada bulunamzsınız filan diyince Ayşegül sesini yükseltti, hakime de müdahale etmediği için kızdı. Sesler yükseldi. Hakim, ben gerekeni yapacağım siz karışmayın, diyerek avukatımı susturmaya çalıştı. Ayşegül susmadı. Hakim mahkemeyi erteledi, polis kaçar gibi çıktı mahkemeden. Biz de çıktık. Ayşegül içeride kaldı. Hakimle konuşuyordu. Çıkarken baktım gözleri yaşlı. Kötü bir şey oldu sandım. Hayır hakimle konuştum durumu anlattım. Kötü bir şey yok dedi. Sonra anladım ki bana yapılana öfkesinden ağlıyor. Nasıl olur, sana bunlara yapacak, bir de mahkemede pis pis sırıtacak diye söyleniyor. Canım avukat… Eğer dara düşen bir kadınsanız, Ayşegül Çağatay mahkemede önünüzde barikat olacak o yüzlerindeki sırıtmayı suratlarında donduracaktır.

Ebru Timtik şiir kadın, şarkı kadın… Bir gün İstanbul’a gidecektim. Avukat Ebru Timtik ile birlikte seyahat kısmet oldu. En arkada bir yer bulabildik. Ben her yolculukta olduğu gibi uyudum. Üst üste gülme sesleriyle uyandım. Ebru kulağında kulaklık film izliyordu. O kadar çok güldü ki gözlerinden yaş geldi. Benim onu izlediğimi farketmiyordu. Film bitene kadar güldü. Çok keyifliydi. Ne izlediğine bakmadım. Düşündüm. Büroları basılan, kapatılan, her an polisle karşı karşıya gelen, stresli bir yaşamın içinde olan avukat, böylesine eğlenme, izlediği filmden keyif alma ruhunu nasıl ayakta tutuyordu? Şaşılacak bir şey değildi aslında bu “gülmek devrimci bir eylemdi” ve Ebru devrimci bir avukattı. İçinde neyi neden yaptığının bilinciyle, bir umudu her zaman ayakta tutardı. Ölüm orucuna başlarken ” Şimdi her şey netleşti, ya öleceğim ya kazanacağım” demişti ya hep böyle düşünürdü. Arada derede işlerden pek hoşlanmaz avukat Ebru. Bu nedenle ne yaparsa içi rahat ve keyifle yapar.

Sert bir mücadelenin içinde böyle sevimli bir yüz, kırılgan incecik bir beden… Nasıl olur yahu, bu kızcağız nasıl kaldırır bu savaşı? Avukat Didem Baydar Ünsal’dan bahsediyorum. Cüppe merasimine gitmiştim Ankara Barosu salonunda. Orada gördüm onu. Siz ölüm orucunda adalet isteyen Aytaç Ünsal’ın eşi olarak tanırsınız Didem’i. Biz karakollarda, siyasi şubedeki gözaltılarımızda polisin hukuksuzluğuna karşı yasaları bir bir yüzlerine söylemelerinden tanıyoruz. Bakmayın zarif sesine, zarif gülümsemesine, müvekkillerini savunurken atmaca olur o serçe kuşu. Serçeliği, şakıması, dostlarınadır onun. Ve eşi Aytaç Ünsal… Bıyığına kurban dersiniz tanısanız. Bıyığı gibi kallavi yüreği. Bir halk çocuğu nasılsa öyle Aytaç. Bizleri savunurken herhangi bir iş yapar gibi değil, kardeşini savunur gibidir. Öyle ciddiye alır müvekkilini, öyle sahiplenir. Çünkü bilir ki savundukları da kendisi gibi halkın dostudur. Halk düşmanlarına avukatlık yapmaz hiçbir koşulda. 

Anlatılacak çok anı, anlatacak çok avukat var aslında. Satırlar kifayetsiz. Avukatlar 4 yıla yakındır tutuklu. İktidar terörist der onlara. İnanmayın. İnanmayın diye anlattım onları size. İnanırsanız tehlikedeyiz demektir. İktidar bizden biat ister. Biat etmeyince terörist der. İnanmayın. İnanırsanız tehlikedeyiz. Bizi savunmasız bırakmak ister iktidar savunmayı tutuklayarak. Dua edin yanımızda halkın avukatları olsun dara düştüğümüzde. 15 Temmuzun hemen sonrası gözaltında inanılmaz işkenceler yapılıyor, avukatlar korkuyor, ağızlarını bile açmıyorken Selçuk Kozağaçlı aynı mahalleden olmadığı halde işkence var dedi korkusuzca. Dua edin birileri kral çıplak diyor.

Kral çıplak diyen tutuklanıyor, bedel ödüyor ama o ses tutsak edilemiyor. Yayılıyor unutmayalım! Unutmayalım ki hukuk siyasetler üstü değildir. Her ideolojinin bir hukuku vardır. Kapitalistler, hukuku kendi sömürü düzenleri devam etsin diye düzenlerler. Yasaları buna uygun çıkartırlar. Meşru bir zemin yaratmak için de “herkes için yasa” çıkarttıklarını söylerler. Bir süre bu yasalar gözümüzü boyar kuşkusuz. Ancak diyalektiğin bir gereği olarak çelişkiler görülecek ve insanlar hak talep edeceklerdir. O zaman kendi yasaları onları koruyamaz olacaktır. Hak talebinin yükseldiği, yasaların talepleri durduramadığı yerde faşizme başvuracaklardır. Faşizmin işleyebilmesi hukukun göstermelik olmasına bağlıdır artık. Ve bundan sonrasında göstermelik mahkemeler, göstermelik yargılamalar, talep edenlerin tutuklanmasını getirir. Hak isteyenlerin önde olanları, sonra bir sonraki sıradakiler, sonra daha arkadakiler… Hepimizi toplayana kadar durmayacaklardır. Yada en azından çoğunluğu biat ettirene kadar… Avukatlar en öndeydi. Ve çok gerçektiler. Sıra bize geliyordur mutlaka. Sıra bize gelmeden onları oradan kurtarmak gerekmez mi? Gerekir. O vakit seslerine ses ver. Korkma! Yaşadıklarımızdan daha kötü tek şey ölmektir. Ölmeyeceğiz!

Acun Karadağ 

Gerçek Haber Ajansı – 26.05.2020

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here