HUKUK DEVLETİ VE ADALET

[CLICK FOR ENGLISH]

Avukatlık mesleği Türkiye’de bir kez daha ve bu kez daha önce hiç olmadığı kadar büyük bir saldırı altında. 

Dünya genelinde burjuva demokrasisinin haleleri gittikçe sönerken, onunla paralel biçimde burjuvazi -Komünist Manifesto’da tarif edildiği gibi- birçok meslek gibi avukatlık mesleğinin üstündeki kutsallık örtüsünü de her gün biraz daha kaldırıp atıyor, hukukçuları da ücretli işçileri konumuna getiriyor. 

Bunun sonucu olarak; hukuk sistemindeki çatışma bugün egemen sınıfla halk arasındaki çatışmada dalganın kırıldığı yeri oluşturuyor ve çelişkilerin en çok açığa çıktığı nokta olarak karşımızda duruyor. 

Elbette bütün dünyada gerçekleşmekte olan bir savaştan söz ediyoruz ancak bu çatışmanın en kızgın noktalarından birinin Türkiye olduğu da bir gerçek. Bugün avukatları ve onların meslek örgütleri olan baroları, onların temsil ettiği -yargının üç temel unsurundan biri olan- savunma makamını hedef alan saldırı bunun en açık göstergesi.

İktidarın tamamen ele geçirmeye çalıştığı hukuk sisteminde formel yani biçimsel adaletin son bağımsız kalesi olan baroların bölünerek güçsüzleştirilmesini öngören yasa tasarısına karşı, ülkenin dört bir yanından barolar 22 Haziran’da başkent Ankara’ya doğru yürüyüşe geçtiler. Yürüyüş polis barikatları ve gazlı saldırısıyla karşılaştı. Polis, “savunma yürüyor” sloganıyla yürüyen bütün avukatları, baro başkanları dahil, sıfatlarına ve konumlarına bakmaksızın darp etti, itip kaktı. Bu durum, polisin AKP faşizminin estirdiği rüzgarı arkasına alarak kendisini hukukun üstünde gördüğünün alenen ilanıydı. Bu koşullarda artık hukukun yalnızca bir yalandan, egemenler açısından acıktıklarında yedikleri “helvadan bir put”tan başka bir şey olmadığı da bir kez daha ve çok daha açık şekilde görüldü.

Talimatla görev yapan savcılar, ne hüküm vereceğini gazeteden öğrenen hakimler, delile ihtiyaç duymayan davalar, günlük aktiviteleri suç gösteren iddianameler, kolluk güçleri tarafından üretilmiş gizli tanıklar ile adalet ‘hukuk devleti’nde içten çürürken, bunun dışında kalan son bağımsız unsur olan avukatlık mesleği ve örgütlenmeleri de hem hapis ve işkence tehdidi ile hem de bugünkü yasa tasarısı ile ele geçirilmeye çalışılıyor.

Bu noktaya nasıl geldik? ‘Hukuk sistemi’ nedir, hangi unsurlardan oluşur, nasıl işler, siyasetle ilişkisi nedir ve bu ilişkiler nasıl kurumsallaşmıştır? Yayınladığımız bu metin tam da bu soruları cevaplıyor. 2013’te hukuksuz bir operasyon sonrasında tutuklanan halkın avukatlarının sanık sandalyesini adeta ezilenlerin kürsüsü haline getirdikleri duruşmalarda yaptıkları savunmalardan oluşan ve 2015’te kitaplaştırılan bu metin, bir edebi eser niteliği taşımakla beraber, iktidarın hukuk üstündeki tahakkümünün tarihini inceleyip geleceğini öngörüyor.

Yaptıkları bu savunma sonrasında, 2013 Haziran ayaklanmasının güçlendirdiği toplumsal direniş ruhunun da etkisiyle özgürlüklerine kavuşan halkın avukatları, bugün yine hapishanelerde tutsaklar. 

2017 Eylül ayında başlayan operasyonlarla tutuklanan 18 avukat, bir yıl sonra çıktıkları ilk duruşmada, 14 Eylül 2018’de tahliye edildiler.

Sabaha karşı serbest bırakılan avukatlardan 12’si hakkında, tahliye edilmelerinin üzerinden henüz 10 saat geçmişken, yapılan yoğun ve aleni baskılar sonucu aynı mahkeme heyeti tarafından tekrar tutuklama kararı verildi. 6 avukat aynı gün tekrar tutuklandı.

Halkın avukatları hakkında önce tahliye kararı verip daha sonra baskıyla tekrar tutuklama kararı veren heyet, AKP iktidarının açıkça düşman ilan ettiği halkın avukatlarını tahliye etmek gibi büyük bir hatanın bedelini, sadece iki gün sonra daha alt dereceli başka mahkemelere sürgün edilerek ödediler. Yani tenzili rütbe ile (rütbeleri düşürülerek) cezalandırıldılar. 

Bu karar değişikliğinin gerekçesi açıklanmadan, yeni bir delil içermeyen davalarda avukatlara toplam 159 yıl ceza verildi.

Tutsak avukatlardan Aytaç Ünsal ve Ebru Timtik, işte tam bu sebeplerden dolayı ölüm orucu direnişine başladılar ve şu anda 170. ve 200. günlerindeler. Aynı hukuksuzluklarla tutsak edilen Didem Akman ve Özgür Karakaya ise 150 gündür ölüm orucunda. Hepsinin bir tek talebi var: ADALET. Adalet istiyorlar, adil yargılanmak istiyorlar. Bunun için direniyor, bunun için ölüyorlar. Şu çok açık ki, bu  yalnızca onların talebi değil. Bu talep hepimizi ilgilendiriyor. Bu nedenle bu direniş hepimizin direnişi.

Şimdi en azından onların mesajlarına, uyarılarına bir kulak verelim; bu sese elimizden geldiğince daha güçlü ses katalım, bu sesi büyütelim ve onları yaşatalım!

[‘Savunmalar’ kitabının bütün halini pdf halinde buradan indirebilirsiniz veya kitap olarak temin etmek için bize e-mail yoluyla ulaşabilirsiniz. Bu sayfada, metnin yalnızca bir kısmını, hukuk devletinin tarihine dair bir kaynak olarak faydalanılması amacıyla yayınlıyoruz. Konunun bütün dünyaya bir uyarı niteliğinde olduğunu düşünerek bu kitabı İngilizce’ye çevirmeye karar verdik ve gönüllü ekibimizle çevirdiğimiz versiyonu da burada yayınlıyoruz. Sınırlı imkanlarla zaman baskısı altında yayınladığımız bu versiyonda mutlaka gözümüzden kaçan hatalar vardır, en ufak bir harf hatasıyla bile karşılaşsanız lütfen bize yazmaktan çekinmeyin. Umuyoruz ki, hepimizin katkısıyla, avukatlarımızın uyarıları dünya çapında bu mesleği savunmaya yönelik bir çağrıya dönüşür.]
[Savunmalar, sayfa 113-228]

Hukuk Devleti’ni kutsal ineğimiz ilân etmeden önce, etraflıca bir değerlendirmeye ihtiyaç var. Aslında bu haksız bir benzetme oldu: Hindular acıkınca ineklerini yemez. Dinî bir benzetmeye gerçekten ihtiyaç duyuyorsak, sizinki daha çok Mekkeli Müşriklerin helvadan put yapmasına benziyor. Çünkü ihtiyaç duyduğunuzda, ne kadar putlaştırmış olursanız olun, ‘kutsalınızı’ yiyorsunuz.

HUKUK DEVLETİ VE GÜÇ KULLANIMI

Bu basitleştirmenin ‘evrenselliğinden’ söz edilemez. Hukuk (yasa) ile yönetme hiçbir zaman ne biricik ne de en yaygın model olmuştur.

Thomas B. Stephens, 1911’den 1927’ye kadar varlığını sürdür­müş Şanghay Karma Mahkemesi ile ilgili incelemesinde; önün­deki meselelere tarafsız ve bağımsız bir yargı uygulayacak, ön­ceden belirlenmiş, evrensel ve aşkın hukuk kurallarına dayalı bir ‘Çin Hukuk Sistemi’ olmadığı sonucuna varmıştır. Özellikle de kanunun düzen sağlayıcılığı konusunda Konfüçyüs’ün önemli bir izleyicisi olan Mensiyus karamsarlığıyla dikkat çekicidir: “Eğer bir imparator yasa çıkarmak suretiyle yönetmeye çalışırsa, o zaman insanlar çok geçmeden yasanın doğasını keşfeder­ler ve çevrelerinde çareler üretirler.” Bu görüşe göre yasa çıkarmak düzen sağlamaz, sadece insanların daha kavgacı ve çekişmeli olmalarına yol açar. Elbette arkasındaki büyük tarihsel/ toplumsal gelenek tartışılmadan ve yasanın yerini tutan otoriter/ paternal hiyerarşi bilinmeden bu sözün anlamı kavranamaz, ama yine de bize öğretebileceği bir şey var: Yasayla ilgili evrensellik genellemesi ve aşkınlık iddiası gerçek olmadığı gibi, sorunlarımı­zı da çözmez!

SEÇMEK FİİLİNDEN: SEÇİM VE SEÇENEK

Yasanın üstünlüğü sorununu eşelemeye devam edelim.

Meselâ, Gezi Parkı’nı Topçu Kışlası Oteli mi yapsak, yoksa park olarak mı bıraksak? Ünlü Hukuk Devleti’ne yakışan bir kararı na­sıl verebiliriz acaba?

HUKUK DEVLETİ VE YARGIÇLAR DEVLETİ

Mütevazı tanımımızı biraz geliştirelim.

Belli ölçüde genellik ve istikrar eğilimi taşıyan, anlamı uygulama­da yorumlayanın iradesine, değer yargılarına ve geçmiş dene­yimlerine göre küçük farklılıklar gösterebilmekle birlikte, makul/ öngörülebilir bir yorumu yapılabilen kuralların geçerli olduğu yer­ler hukuk devletleridir.

DÜK – Bu davayı sonuçlandırmak için çağırdığım Dr. Bellario adlı bilgin bir hukuk doktoru var. Bugün buraya gelemezse eğer yetkime dayanarak mahkemeyi tatil edebilirim!

Eh, büyük otorite mahkemeye (isterseniz konuya, somut olaya, derdimize de diyebilirsiniz) bir gelebilse çözecek. Ama görülece­ği gibi konuya gelememe hali yapısaldır:

“Türkiye’de her gün yanlışlıklar yapılıyor. Ben demokratik bir ortamda yaşamak istiyorsam sabahleyin evimin zilini çalan insanın ya sütçü olması gerekir ya da gazeteci, o kadar…”

Maalesef kentsel dönüşüm var: Sütçülerin evlerini başlarına yı­kıp şehirden gönderdiler, gazeteciler de ‘teröre karıştıklarından’ hapiste. Demir Ökçe’nin mutsuz süt tüccarı Bay Calvin olsa şöyle söylerdi: “Sütçü yoktu artık, ortada yalnızca süt tröstü vardı!” Belki o yüzden kapıyı polis çalmıştır. Biz yine de ısrar­lı olalım, Yargıç! Bilgin! Doktor! Derdimize bir çare bul: “Türki­ye’de kötü bir yasa çıkması halinde yargıçlar o yasayı kötü uygular. Eğer iyi uygulamaya çalışırsa yansızlığını yitirir.” Aman etme! Özgürlükçü bir yorum, bağlayıcı bir üst norm falan: “Anayasa yapmak kolay ancak medeni yasa ve ceza yasası yapmak büyük kültür birikimi gerektirdiğinden zordur. Kırk yıl hukukun içinde kaldım. Üzülerek söyleyeyim, dünyanın en kötü hukuk uygulaması Türkiye’dedir. En basit kavramlar yerleşmemiştir.”’

Üstadın o kırk yıl boyunca, bilginlik değil yargıçlık yaptığını unu- tabilseniz, içten bile kabul edilebilir. Tamam, yerleştiremediniz o kavramları da; onlar yerleşedururken biz ne olacağız? Zulüm, yoksulluk, hapis, işkence, eziyet? Doktor bize bir çare!? Doktora göre çaresi Hukuk, ama o da ‘kırk yıllık sirke’; her isteyene ver­seler zaten nasıl kırk yıl dursun küpün içinde?!

DÜK – (bilginin mektubundan okur)

Haberciniz siz ekselanslarının mektubunu getirdiğinde çok hastaydım. Bu mazeretimi anlayacağınızdan eminim.

Eh, hadi anlamış olalım. Ama gerçek sorun hakkında bize hiçbir faydası olmayan bütün hukuk bilginlerinin, aynı Dr. Bellario gibi ‘davalı ile hısım’ olduğundan şüphe etmek de hakkımız.

AVAM KAMARASI, LORDLAR KAMARASI:

Hukuk devletinin ‘içeriği’ listemizle çalışmaya devam edelim. Lis­tedeki iddialara yakından bakmadan önce genel bir değerlendir­meye ihtiyaç var: ‘Hukuk Devleti’, ‘Liberal Demokrasi’ ve ‘İnsan Hakları’nın mahiyeti hakkında gerçek bir fikir sahibi olmalıyız.

Bu kavramların arkasında yatan grupsal, zümresel, sınıfsal amaç, değer ve zihniyetin ne olduğunu sormak gerekir. ‘Hukuk devleti’ ve ‘insan hakları’ kavramlarını yaratan bir sosyal sınıf var­dır ve bu sosyal sınıf ideoloji olarak liberalizmi benimsemiş olan burjuvazidir. Bu demektir ki ‘hukuk devleti’ ve ‘insan hakları’nı liberal ütopyadan, liberal dünya görüşünden, liberal zihniyetten ve liberal ideolojiden ayrı ele almak, onları aşkınlaştırmak müm­kün değildir.

SUÇ VE HUKUK, ‘CEZA ADALET SİSTEMİ’

Burjuva hukuk ideolojisi bir ‘adalete ulaşma’ yolu, aracı değildir; hiç olmadı ve asla olmayacak. Bu düzey açısından sizinle ka­dastro mahkemesi yahut aile mahkemesi arasında herhangi bir fark yoktur. Hukuk, yoksulların ve ezilenlerin sindirilerek uyutul­ması için yürütülen razı etme faaliyetlerinin en başında gelir.

Özel olarak Ceza Adalet sistemi adını verdiğiniz bu canavarın ise, ne suçun ortadan kaldırılması ne de suçluluk ile mücadele niyeti vardır. Basitçe ve açıkça mülk sahipliğinin korunması ve yüksek suç oranlarının sürdürülmesi de dâhil olmak üzere, reji­min devamlılığı dışında bir amacı, bunu sağlamaktan başka da bir yeteneği bulunmamaktadır. Ne demek yüksek suç oranlarının sürdürülmesi? Niye sürdürmek isteyelim? Suçun toplumunuzun devamı için ne kadar önemli olduğunu ayırt edebiliyor musunuz? Marx’ın bir suç teorisi kurmak için değil; üretken emek konusun­da iğneleyici bir tartışma yürütmek için geçerken söylediklerine bir göz atın: “Bir filozof düşünce üretir, bir şair şiir, bir ra­hip vaaz, bir profesör inceleme ve sair. Bir suçlu suç üre­tir. Bu son üretim dalı ile bir bütün olarak toplum arasındaki bağlantıya daha yakından baktığımızda pek çok önyargıdan kurtuluruz. Suçlu sadece suç değil, aynı zamanda ceza hu­kukunu ve ceza hukuku dersi veren profesörü ve buna ek olarak da aynı profesörün derslerini ‘metalar’ olarak genel piyasaya attığı kaçınılmaz incelemeyi üretir. Suçlu aynı za­manda polis örgütü ve ceza yargılamasının tamamını, polis­ler, hâkimler, jüri heyeti vd. tam da toplumsal işbölümünün pek çok kategorisini oluşturması gibi, insan aklının farklı kapasitelerini geliştiren yeni ihtiyaçlar ve bunları karşılayan yeni yollar yaratan bütün bu farklı iş kollarım üretir. Suç sisteminiz için yaşamsaldır.

BİZ BİLMEYİZ, VEKİLİMİZ BİLİR!

Pekiyi bir tarihsel dönemin dengesini sembolize eden ‘kuvvet­ler ayrılığı’ saçmalığının bugün karşımıza büyük hukuksal değer olarak ortaya çıkarılmasının nedeni nedir? Nesi vazgeçilmez bu­nun? “Montesquie’nin kuvvetler ayrılığından bahsettiği her yerde gerçek tarihsel ve siyasal güçlere atıf yaptığı ve Kral, soylular ve halk arasındaki güç paylaşımının tarihsel denge­sini gözettiği iddiası da göz önüne alınmalıdır. Bu çerçevede kuvvetler ayrılığı, aristokratlar ile burjuvalar arasındaki bir siyasal savaşımın hukuksal ve kurumsal dengesini tarihsel bir biçimde temsil etmektedir. Başka bir deyişle, kuvvetler ayrılığı biçiminin toplumsal tabanda güçlü karşılıkları o dö­nemin koşullarında var olmuştur ve bir siyasal biçim olarak ayakta kalmasını sağlayan şey de; iki güç arasındaki tarihsel iktidar krizine verdiği bu ‘denge’dir.”

ASLINDA BİZ YÖNETİYORUZ: AMA TEMSİLCİLERİMİZ ARACILIĞIYLA!?

En ‘gelişmiş’ demokratik toplumlarda bile yasama faaliyetinin arkasında olan temsil kabiliyeti değildir, hiç olmamıştır. Emma Goldman’ın dediği gibi “Oy vermek bir şeyi değiştirebilsey- di, zaten yasaklanmış olurdu”. Burjuva parlamenter demokrasi uzun yıllar oy hakkı mücadelesi yapmış olan yoksullar açısın­dan elbette dönemsel, taktik veya politik anlamlar taşımıştır. Ama asla burada kurulan ökseye ayağımızı kaptırmadık: “Sınıfsal bir temele sahip olan devlet ancak müzakereye kapalı amaçlar üzerinde yükselebilir. Anayasal iktidara ve demokratik araç­lara yer veren burjuva devletlerin her şeye rağmen bir dik­tatörlük (burjuva diktatörlüğü) olarak tanımlanmış olmaları boşa değildir…”

Pekiyi bu kadar halk düşmanı yasa nerede hazırlanıyor, tıkır tı­kır nasıl geçiyor? Çok Uluslu Şirketler’in, emperyalizmin çıkarları en küçük ayrıntısına kadar nasıl hesaplanarak yasalaştırılıyor? Milletvekilleri Meclis lokantasında ucuza paça çorbası içer ya da genel başkanlarının peşinde particilik oynarken kim yapıyor bü­tün bu yorucu ve önemli işleri?

İki kurumu tanımalısınız; Yatırım Danışma Konseyi (YDK) ve Ya­tırım Ortamını İyileştirme Koordinasyon Kurulu (YOİKK)

Bunlardan YOİKK kendi içerisinde dört büyük organizasyon barındırıyor Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB), Türkiye Sanayici ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) , Yabancı Sermaye Derneği (YASED) ve Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM).

YDK ise temel bileşeni olan YOİKK’e hükümet ve Çok Uluslu Şir­ketlerin (CUŞ) eklenmesinden oluşuyor. YDK’ya Başbakan başkanlık ediyor ve hükümet üç bakanla temsil ediliyor. 19 ÇUŞ şunlar : Arcelor, BNP Paribas, Citi Group, Fiat, Ford, Hyundai, IsCaR, Lafarge, Merlo­ni Elettrodomestid, Metro, Nestle, Newmont Mining, Nortel Networks, Nunza B.V, Pirelli, Rio Tinto Plc., Siemens, Toyota, Unilever

Elbette Dünya Bankası (WB) ve Uluslararası Para Fonu (IMF) temsilcileri de bu toplantılarda hazır bulunuyorlar. 15 Mart 2004’de yapılan ilk toplantıya bunların başkan ve direktörlerinin katıldığını da eklemeliyiz.

Hükümetin düzenli olarak ilerleme raporu sunduğu bu toplantılar hiç kesilmeksizin devam ediyor. 15 Mart 2004, 29 Nisan 2005, 29 Haziran 2006…

Yatırım Ortamını İyileştirme Koordinasyon Kurulu (YOİKK) ise TOBB, TÜSİAD, YAsEd Yabancı Sermaye Derneği, Türkiye İh­racatçılar Meclisi’nin yanı sıra önceleri Başbakanlık Müsteşarının başkanlığında toplanırken artık bir Devlet Bakanı başkanlığında toplanıyor. Maliye Bakanlığı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, Hazine Dış Ticaret ve DPT müsteşarları da katılıyor.

2002’den beri Türkiye’nin derin parlamentosu olan bu kurulun hazırladığı yasalara örnekler; İş Yasası, Doğrudan Yatırımcılar Yasası, Yabancıların Çalışma İzinleri Hakkında Yasa, Turizmi Teşvik Yasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Yasa, Sosyal Si­gortalar Kurumu Yasası, Kurumlar Vergisi Yasası…

Halâ bu korsenin hastalığı gizlediğine hatta bir de iyileştirebile­ceğine inanıyorsanız, işiniz bitmiş demektir. Ve bizi anayasal dü­zen ile ilgili kötü niyet beslemekle suçlamadan önce bir düşünün; Hangi Anayasal Düzen?

Yazılı olan mı? Yürürlükte olan mı? Yemi mi sevmediğimiz için kızgınsınız tuzağı mı?

HAK MÜCADELELERİ VE ADALET

L’etat opprime et la loi triche,
L’importsaigne le malheureux,
Nul devoir ne s’impose au riche,
C’est assez languir en tuelle,
L’egalite veut d’autres lois;
‘Pas de droits sans devoirs’, dit-elle,
‘Egaux, pas de devoirs sans droits!’

Devlet ezer ve yasalar aldatır,
Vergi bahtsızın kanını emer,
Zenginin hiçbir yükümlülüğü yoktur
‘Yoksulun Hakları’ boş laftır
Gözetim altında tutulduğumuz yeter
Eşitliğin yasaları başkadır;
‘Ödev olmadan hak olmaz’ der
‘Aynı şekilde hak olmadan ödev olmaz’

ARTİSTLİK YAPMANIN GEREĞİ YOK!

Hukuk Devleti’ne niye inanmadığımızı anlattık. Şimdi de neden hak mücadelesinin hiçbir türüne burun kıvırmadığımızı anlatalım.

Sadece hukuktan konuşarak, hukukun bile meşruiyeti hakkında fikir sahibi olmanın imkânsızlığını herkes kabul edecektir. O ne­denle gözünüzü büyük toplumsal ve siyasal binadan ayırmadan düşünmelisiniz. Elbette en parlak hukukçu bile toplumsal binayı, hatta hukukun kendisi de dâhil olmak üzere, hukukçuların yap­madığını bilir: ‘Şimdi hemen bütün el kitaplarında okuyabileceği­miz, hukukun hukukçular tarafından geliştirildiği yolundaki meş­hur iddia ancak teferruat oyunlarında doğrudur. Temeli atmak, yani binayı sağlam bir şekilde kurmak bu hukukçuların elinden gelmez. Ancak bina bittikten, sütunlar binayı taşımaya başladık­tan sonra hukukçular, kargalar gibi, binlerce gelirler, binanın her köşesinde yuvalarını yaparlar ve taşların sınırlarını ve büyüklük­lerini milimetresine kadar ölçerler, bu asil binayı resimler, kabart­malarla donatırlar, öyle ki hükümdar ve millet bu binanın kendile­rinin yaptıkları bina olduğunu anlayamazlar bile… ”

REFORM; REFORMİSTLERE TERK EDİLEMEYECEK KADAR CİDDİ BİR MESELEDİR!

Alman Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin Eisenach Kongresi’nde (1869) kabul ettiği programda, ‘mahkemelerin bağımsızlığı, ale­ni ve duruşmalı yargılama, parasız yargı’ talepleri vardı. Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin Erfurt Programı’nda (1891) ise ‘yargı kurumlarının parasız işlemesi, parasız hukuksal yardım, haksız yere suçlanan; tutuklanan ve mahkûm edilenler için tazminat hakkı, ceza davalarında temyiz hakkı, yargıçların halk tarafından seçilmesi’ ilkeleri savunulmuştur.

KİM TEMBEL VE AYLAK? KİM KÖLE?

Şimdi yoksulların hak taleplerinden ve listenin ikinci bölümünde­ki ‘büyük’ vaatlerden konuşabiliriz. Liberalizm açısından bugün halâ bir klasik ve kurucu baba kabul edilen J. Locke’un 1696’daki önerisi dikkat çekicidir; Locke, köyün yoksullarının çalıştırılmak üzere vergi yükümlülerine, ödedikleri vergilerle orantılı olarak dağıtılmasını öngörmüştür. Geleneksel eğitimimizdeki ‘küçük kusurlar’ yüzünden tarihin büyük özgürlükçülerinin köle sahibi, ırkçı, mezhepçi ve cinsiyetçi hallerinden habersiz olmamız nor­mal kabul edilir. Ama bu durum pek kişisel veya gizli değil. 1547 yasası zaten daha açıkça yoksulluğu kriminalize etmişti: Çalış­mak istemeyen bir kişinin, kendisini ‘tembel ve aylak’ olarak ihbar eden kişiye kölelik yapmaya mahkûm edilmesini emrediyordu.

KARŞILIKSIZ ÇEK

2008’de İzmir Menderes Efemçukuru köyündeki arazilerin ‘acele kamulaştırma’ ile maden şirketine tahsis edilmesi işte böyle bir ilkel birikim. Köylüler satmak istemeyince Bakanlar Kurulu Kararı ile el konuyor.[11] Yine bazılarımızı tuttuğunuz Kandıra köylerindeki verimli tarım arazilerinin Organize Sanayii Bölgesi için kamulaştırılması da böyledir: Kamu yararı yok, özel çıkarlar için yapılıyor ve artık eskiden olduğu gibi kamu yararı süsü verilmeye bile çalışılmıyor. Kentsel dönüşüm depreme karşı güvenli konut dönüşümü veya işgal altındaki hazine arazilerinde tapusuz gecekonduların tasfiyesi gibi isimlerle pazarlanmaya çalışılırken artık hiç kimsenin saklayamadığı gerçek diğer yandan sırıtıyor: Hiçbir imar problemi bulunmayan, tapulu ve hiçbir deprem güvenlik sorunu bulunmayan evinize, Türkçesi malınıza, el konuyor ve zorla çıkarılıyorsunuz. Çünkü aynı ilkel birikimde olduğu gibi, daha büyük bir sermayeye eklenmek üzere küçük mülk sahipliği tasfiye ediliyor, edilecek.

SİYASAL ‘SUÇ’ VE ‘TERÖRLE MÜCADELE’ DEMAGOJİSİ ALTINDA ÖZEL YARGI

11 ve 12. yüzyıllarda yaygın, etkileyici bir kovuşturma usulü var­dı. Bir insanın sağ eli sol ayağına bağlanıyor ve suya atılıyordu. Bir sınav yahut sınama diyelim. Eğer o kişi boğulmayıp sudan çıkmayı başarmışsa davayı kaybediyordu: Suçluydu, su bile onu kabul etmemişti! Sudan çıkmayı başaramayan ‘aklanmış ölüler’ için ise yargı süreci sona ermiş oluyordu: Masumdular.

TERÖRİZM İSTİSNASI

11 Eylül’den sonra dünyada yaşanan tecrübe, Terörle Mücadele Yasaları’nın bir ‘hukuki kapsamdan’ daha çok, bir ‘yönetim kapsa­mı’ taşıdığını göstermektedir. Aksi halde tüm dünyada en önemli ‘ihraç malı’ haline gelen Terörle Mücadele Yasası furyasını açıklayamayız. Türkiye de bu furyanın etki sahasında bulunan ülke­lerden biridir. Bir somut tecrübe yahut bir somut tehdit veya olay­dan ziyade bir siyasal biçimlendirmeyle karşı karşıyayız. Keza bu yeni terör istisnasının üretilmesi sürecinin siyasetin temel araç ve varlık yapılarının daraltılması veya yok edilmesi ile ilgili bir so­nucu olmuştur. Bu noktada siyasal şiddetin bütün siyasal altyapı ve bağlamları yok edilmiş; ‘partizan’, ‘militan’, ‘taraftar’, ‘sempa­tizan vb. gibi siyasal mücadelelerin tarihsel derinliklerine ilişkin temel siyasal figürler yerini tarihsel ve yerel bağlamlar ne olursa olsun yalnızca ve yalnızca bir ‘terörist ’ adlandırmasına bırakmış­tır. Bu durum, siyasetin tarihsel-toplumsal-sınıfsal-kültürel vb. gibi düzeylerdeki içerikleri, derinlikleri ve taraflarına ilişkin bütün o zengin dokunun zayıflatılması ve en sonunda da ‘terörist’ ad­landırması ile tamamen içinin boşaltılması anlamına gelmektedir. Böylece ‘terörizm istisnası’ her türlü muhalif siyasetin dışlanması yoluyla siyasetin hayatımızdan giderek daha çok silinmesi yö­nünde ciddi sonuçlar da doğurmuştur.

GÜNDELİK YAŞAMIN KAPSAMA ALINMASI

Önce gündelik yaşamının her alanının nasıl artarak bu özel hu­kukun çalışma alanına dönüştüğüne ilişkin bir fikir verelim. İbra­him Çuhadar’ın cenazesine katılmak suçlamasının nasıl bir ‘klan ilkesi’ ile çalıştığını ve kolektif sorumluluk çağırdığını konuşmuş­tuk. Şimdi İbrahim ile kurulan daha garip bir bağlantıyı daha konuşabiliriz.

Avukat Behiç AŞÇI’nın ölüm orucu eylemine başlamasıyla ilgili 2006 Nisan ayında yapılan bir etkinliğe katılmak da suçlamalar arasındadır. Yalnız savcılık bu ‘etkinliğe katılmayı’ bir suçlama konusu haline getirmemiştir. Savcılığın üzerinde durduğu ve suç­lamaya dönüştürdüğü nokta, aynı etkinliğe, 2012 yılında Gazi Mahallesi Polis Karakoluna yönelik Feda eylemi yapan İbrahim ÇUHADAR’ın da katılmış olmasıdır.

TERÖR HUKUKU VE TÜRKİYE

Türkiye de terörizm kavramı üzerinden ‘geçici’ ve ‘olağanüstü’ bir tehdit algılaması yaratılması 1960’lı yılların sonlarından itibaren başlar. Kuraldışı hukuksal/ siyasal önlemlerin zaman içerisinde bütünsel bir siyasal/ hukuksal bedene aktaran siyasal iktidar, 1970’lerle beraber yeni bir siyasal düzenin içerisine girer.

İLK DÖNEM

Türkiye’de terör hukuku ve istisnası meselesine değinmeden önce bu istisnanın içinde kendini yarattığı olağanüstü rejime bak­mak gerekmektedir. Keza tüm bu hukuki-siyasal süreçler birbiri­ne kopmaz bağlarla bağlıdır.

Türkiye’de olağanüstü rejimin büyük ölçüde ve abartısız biçimde olağan rejim haline dönüştürüldüğünü istisna ve geçici olmaktan çıkarılıp kalıcı kılındığını belirtmek gerekir.

‘DE FACTO’ PARANTEZ

Burada asıl olarak hukuk dışı alana ilişkin önemli bir parantez açma ihtiyacı bulunmaktadır. Katliam, kaçırma, infaz, kaybetme vb. türde eylemlerle gelişen hukuk dışı alana ilişkin tarihsel bir liste verilirse ki her şekilde eksik kalacaktır ancak bir fikir verme ihtiyacını giderecektir;

  • Nasturi Ayaklanması 12-28 Eylül 1924,
  • Şeyh Sait Ayaklanması 13 Şubat-31 Mayıs 1925,
  • Raçkotan ve Raman Tedip Harekâtı 9-12 Ağustos 1925,
  • Sason Ayaklanması 1924-1937,
  • Ağrı Ayaklanması 16 Mayıs-17 Haziran 1926,
  • Koçuşağı Ayaklanması 7 Ekim-30 Kasım 1926,
  • Mutki Ayaklanması 26 Mayıs-25 Ağustos 1927,
  • Ağrı Harekâtı 13-20 Eylül 1927,
  • Bicar Tenkil Harekâtı 7 Ekim-17 Kasım 1927,
  • Asi Resul Ayaklanması 22 Mayıs-3 Ağustos 1929,
  • Tendürek Harekâtı 14-27 Eylül 1929,
  • Savur Tenkil Harekâtı 26 Mayıs-9 Haziran 1930,
  • Zeylan Ayaklanması 20 Haziran- 5 Eylül 1930,
  • Ağrı Harekâtı 7-14 Eylül 1930,
  • Pülümür Harekâtı 8 Ekim- 14 Kasım 1930,
  • Dersim Tedip Harekâtı 1937-38, Köy baskınları (silah araması adı altında), köy yakmalar…

İkinci bir liste;

  • 1921 Mustafa Suphi ve 14’ler,
  • 6/7 Eylül 1955 Olayları,
  • Kanlı pazar 15/16 Haziran 1970,
  • Komando ve faşist saldırılar,
  • 1 Mayıs 77,
  • 16 Mart Beyazıt,
  • 24 Aralık Maraş,
  • Çorum, Elazığ Katliam ve girişimleri,
  • Bahçelievler Katliamı,
  • Sivas, Gazi Katliamları ev baskınları ve polis infazları,
  • Sokak infazları,
  • Gözaltında kayıplar,
  • İşkencede öldürülenler,
  • Buca, Ümraniye, Diyarbakır, Ulucanlar ve 19 Aralık başta olmak üzere hapishane katliamları…

Liste çok daha uzun, bilanço ağır…

Parantez sadece bir fikir vermek için.

SIKIYÖNETİM VE HUKUKSAL DAYANAKLARI

Hukuki olağandışı yönetim usulü olan sıkıyönetim ve olağanüstü halin Türkiye’deki yasal dayanakları oldukça zengin bir mevzuat birikimine sahiptir. Bu durum olağandışı usulün olağan yönetim biçimine dönüştürüldüğünün başka bir kanıtı olarak düşünülme­lidir.

Peki, Türkiye’de sıkıyönetim ve olağanüstü halin yasal serüveni nedir?

İKİNCİ DÖNEM

Türkiye’de ‘terör’ nedeniyle başta temel hak ve hürriyetler olmak üzere hakların sınırlandırılmasına yönelik tedbirlerin, olağandışı rejim türleri olan sıkıyönetim ve olağanüstü hal yöntemiyle haya­ta geçirildiğinden ve bu rejimin 2002 yılına kadar devam ettiğin­den söz ettik.

Hukuk düzeni içerisinde kalıcı bir terör istisnası yaratan 3713 Sa­yılı Terörle Mücadele Yasası 8 Nisan 1991 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Dolayısıyla 1991-2002 yılları arasında ülkenin bir bölü­münde çifte bir istisna yaratılmıştır. Bu durum çifte bir olağandışılık yarattığından daha tahrip edici olmuştur.

3713 SAYILI TERÖRLE MÜCADELE YASASI ‘TERÖR TANIMI’

Madde-1 (Değişik birinci fıkra: 15/7 2005- 4928/20 md.) “Terör; cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sin­dirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belir­tilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhu­riyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hür­riyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu dü­zenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte men­sup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemdir.” (Mülga ikinci ve üçüncü fıkralar:29/6 2006- 5532/17 md.)

EKMEK DEĞİL DEVLET

Son dönemde adliyeye yansıyan yeni bir dolandırıcılık türü var. Telefonla kişileri arayıp telefonlarının, banka hesaplarının terör örgütlerinin eline geçtiği ve bunlar tarafından kullanıldığı belirtili­yor. Sonra soruşturmadan kurtulmaları yahut operasyona yardım etmeleri amacıyla para yahut kontör isteniyordu.

Bu dolandırıcılık türü gazetelerin 3. Sayfalarında, TV’lerin eğlen­celi haber bölümlerinde dikkatimize sunuluyor. Okuyan/ izleyen herkes mağdurların ne kadar saf olduklarını vurgulayan cümleler kuruyordu; “Bu kadar da saf olunmaz ki!”.

Bu dolandırıcılık türünün en son mağduru nedeniyle artık böyle bir okuma yapmak fazla üstünkörü olur. Zira bu seferki mağdur, herkesin çok yakından bildiği popüler bir profesördü. Öyle ki ki­tapları en çok satanlar listelerinde birinci sırada, kendi adıyla di­yet programı olan, TV ve gazetelerin vazgeçilmez konusu Prof. Dr. Canan Karatay’dı.

TERÖR HUKUKU VE AVUKATLAR

Terör hukuku; ‘terörizm tehdidi’ gerekçesiyle hukuk düzenince tanınan Temel Hak ve Hürriyetlerin askıya alındığı ve fakat yine hukuk düzeni içerisinde yer alan kalıcı bir alanı ifade etmektedir

Askıya alınan hak listesi oldukça uzun olmakla birlikte askıya alınan en önemli haklardan biri kuşkusuz savunma hakkıdır. Bu durum savunma hakkının ceza muhakemesi açısından taşıdığı kilit rolden kaynaklanmaktadır. Keza bu hak; aynı zamanda diğer haklara yönelik sınırlandırma ve yaptırımların uygulanması nok­tasında da hayati bir öneme sahiptir.

ÖRGÜT AVUKATLARI

İddianamede hiçbir maddi gerekçe sunmaksızın tarafımıza yö­neltilen suçlama bizim ‘örgütün avukatı’ olduğumuzdur.

Kolluk ve onun işlemlerine onay vermekten başka bir işleve sa­hip olmayan savcılık; katıldığımız demokratik kitle eylemleri, bü­rolarımızda çıkan dergi/ kitap türü ve de üstlendiğimiz davalar nedeniyle bizim DHKP-C’nin avukatları olduğumuzu ileri sürüyor.

Demokratik kitle eylemleri herkes gibi avukatlara da açıktır. Bu hakları yasa ile sınırlanmış ‘askeri personel’ olmadığımıza göre, düşünce ve ifade hürriyetini açık alanda da kullanmamızın önünde hiçbir engel bulunmamaktadır. Avukatlık mesleğine iliş­kin Havana Kurallarının 23. Maddesi, Avrupa Konseyi Avukatlık mesleğinin icrasındaki özgürlükler hakkında 9 numaralı Tavsiye Kararının 3. Maddesinde tüm avukatların diğer vatandaşlar gibi ifade, inanç, örgütlenme ve toplanma özgürlüğüne sahip olduğu­nu belirtmektedir.

Katıldığımız eylemler şüphesiz sadece iddianamede sayılanlarla sınırlı değildir. Bunu kat be kat aşan sayıdaki eylemlere katıldık. Nasıl ve neye göre seçildiği belirsiz eylemler yoluyla mesleki fa­aliyetimizi kriminalize etme çabası beyhudedir.

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın tarihinde ilk kez yaptığı 11 mad­deden ibaret basın açıklaması, Hükümet ile Fettullah Gülen grubu arasında süren gerginliğe ilişkin kamuoyuna yapılan önemli bir açık­lamaydı. Siyaseten çok tartışıldı ve daha çok tartışılmayı hak ediyor.

Açıklamanın her maddesi birçok açıdan derinlikli tartışma ve çıkarımlara gebe olmasına karşın bizce açıklamanın son bö­lümü en önemli bölümdür. Keza bugün neden böyle bir açık­lama yapıldığı sorusunun cevabı orada/ o bölümde saklıydı. Açıklamanın son bölümünde Hizmet Hareketine açıklamada cevap verilen iddiaları ve iftiraları yöneltenlerin, aynı zamanda ‘Hizmet Hareketine karşı bir savcı 3 polisle hizmeti terör örgütü ve çete kapsamına sokarız, bitiririz gibi karanlık niyetlerini ifade ettikleri ‘ belirtiliyor.

Türkiye’de kendini terör eşiğinde güçlendirmiş bir hareket olarak Hizmet Hareketinin bu beyanını bir itiraf olarak da ele alabilirsi­niz, sürece uzun süre refakat etmiş asıl güç olarak bilirkişi görüşü olarak da kabulü mümkün.

Neymiş? Demek ki terörist=1 savcı 3 polis.

İŞKENCEYE KARŞI MÜCADELEDE AVUKATIN VE YARGININ ROLÜ: GELDİĞİMİZ YER!

Engin ÇEBER’in işkencede katledilmesine ilişkin Bakırköy 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nce verilen karar Kasım 2013 tarihinde Yargıtay 8. Ceza Dairesi tarafından kısmen onandı. Bu karar, Türkiye yargı tarihinde işkence nedeniyle verilmiş en ağır hapis cezası olma özelliği taşıyor. Ancak bu karar nedeniyle yargının üstleneceği bir başarı-onur öyküsü yoktur.

Engin ÇEBER davasında kürsünün solunda bulunan bir avuka­tın, hiç futbolla ilgisi olmamasına rağmen, TFF yönetim kuruluna seçilmesine bakıp durduğumuz yeri yanlış görüyorsanız, size bir diyeceğimiz yok.

Karşınızda bulunan sanıklar arasında 2 Temmuz Sivas katliamı davasında yine kürsünün sağında bulunan avukatlar var. Kür­sünün solundakiler bugün başkan, Anayasa Mahkemesi Üyesi, Milletvekili, Belediye Başkanı, İl Başkanı, Şirket Sahibi oldular deyip, durduğunuz yer yanlış diyorsanız, size yine bir diyeceği­miz yok. Emeklilikte avukatlık düşünüyorsanız bir tercih de siz yapacaksınız. Yönlendirmek için değil ama bilginiz olsun, seçim yaparken zorlanmayın diye hatırlatıp geçmiş olalım.[12]

Emekliliği geciktirdikçe yer bulmak zorlaşır, eğer niyetliyseniz.

TERÖR HUKUKU VE HÂKİM-SAVCILAR

Bilimsel gerçek şudur ki; hukukla devlet, insanlığın belirli bir ge­lişme aşamasında toplumun çıkarları birbiriyle çatışan sosyal sı­nıflara ayrışmasıyla, bu çatışmaları uzlaştırmak veya bastırmak ve toplumsal üretim yaşamını düzene sokmak üzere yaklaşık on bin yıl önce ortaya çıkmıştır.

Devlet iradesinin hukuki örgütlenmesi olan yargı faaliyetinin li­beral demokrasinin bütün iddialarına karşı ne bağımsız ne de tarafsız olabileceği gerçeği nihayetinde onun sınıfsal olarak bö­lünmüş bir toplumda egemen sınıfın iradesinin tezahürü olma­sından kaynaklanır.

SİYASAL DAVA VE TÜRKİYE’DE SİYASAL DAVA GERÇEĞİ

‘Yargı az ya da çok bilinçli ya da bilinçsiz adli kılıflar içinde bel­li siyasal hedeflere ulaşmaya yönelik bir teknik haline gelmiştir.’

Böylece her yargının gizli gücü olan siyaset kendini mahkeme alanında tek egemen olarak ilan ederek ‘siyasal yargıyı’ meyda­na getirmiştir.

Terör hukukunun bir özelliği de ‘siyasal yargılamalar’ın yönetil­mesindeki işlevselliğidir. Kurt Groenewold, ‘hukuk devleti’ ‘insan hakları hukuku’ ve ‘liberal demokratik’ ilke ve kurumlar üzerinden yürüyen bir olağan yargılama pratiği ile ‘siyasal yargılama’ pratiği arasındaki farklı yapı ve içerikleri geniş olarak listelemiştir. Buna göre olağan yargılama sürecinde şüpheli;

  • masumiyet hakkına sahiptir,
  • iddia karşısında kendisini özgürce ve sınırsızca savun ma hakkı vardır, savunmanın biçim ve içeriğini istediği gibi belirler,
  • yargılama sürecinde başlı başına bir öznedir,
  • yargılama sürecinin diğer özneleri karşısında herhangi bir ikincil niteliği yoktur.

MİTHAT PAŞA’NIN YARGILANMASI; YILDIZ DAVASI

1876’da Sultan Aziz’in tahttan indirilmesi ve ölümü ile Osmanlı toplumunda demokratik/ devrimci potansiyel taşıyan bir muhale­fet ortaya çıkmıştır. Dönemin özgürlük ve eşitlik özlemlerini tem­sil eden bu muhalefet Mithat Paşa’nın arkasında toplanmıştır.

Mithat Paşa ve onun temsil ettiği güçler Osmanlı Avrupa’sında Müslüman tebaa ile Hristiyan tebaa arasında laik temalı eşitliği savunan bir iktidar tasarlıyorlardı.

NEMRUT MUSTAFA DİVANI

1. Paylaşım savaşı aralarında Osmanlı Devleti’nin de bulunduğu İttifak Devletleri yenilgisiyle sonuçlanmıştır. Yenilenler savaşın bedelini ödemeye devam etmişlerdir. Bir taraftan işgallere, diğer taraftan ağır ekonomik- siyasal koşullar içeren anlaşmalara bo­yun eğmeleri isteniyordu.

Bu dönemde Osmanlı ülkesi benzer bir tecrübe yaşıyordu. Sava­şın ve yenilginin bedelini asıl olarak Anadolu halkı ödese de siya- seten bedel ödemesi istenen İttihat ve Terakki’ydi. Keza, döne­min reel politiği uyarınca Osmanlıyı savaşa İttihatçılar koymuştu. Dolayısıyla yıkımın ve yenilginin sorumlusu onlardı ve halk bu nedenle İttihatçılardan hesap sorulmasını istiyordu. Yine İtilaf Devletleri de İttihatçıların cezalandırılması için hem hükümete hem Vahdettin’e baskı yapıyorlardı.

Bir taraftan emperyalistlerin diğer taraftan halkın tepkisi ortak bir zeminde buluşunca, Padişah İttihatçıların cezalandırılması ama­cıyla olağanüstü bir mahkeme kurulmasını istemiştir. İktidara ha­zırlanan Hürriyet ve İtilaf Partisi ise İttihatçılara karşı oluşan bu bloku tarihsel rakibi İttihatçıları yok etmek için bir fırsat olarak görmüştür.

İSTİKLAL MAHKEMELERİ

İstiklal Mahkemeleri Meclisin açılmasından kısa bir süre sonra kurulan ve bütün muhalefet odaklarının tamamen temizlendiği 1927 yılına kadar arada küçük fasılalarla da olsa kesintisiz faa­liyet gösteren mahkemelerdir. Bu açıdan bakıldığında Cumhuri­yetin, olağanüstü yargı beşiğinde kurulduğunu rahatlıkla söyle­yebiliriz.

İstiklal Mahkemeleri 1920-1923 ve 1923-1927 yılları arasında ol­mak üzere iki dönem faaliyet göstermiştir.

I. DONEM İSTİKLAL MAHKEMELERİ

İstiklal Mahkemeleri esas olarak asker kaçakları sorununu çöz­mek amacıyla kurulmuştur. Uzun savaş yılları düzenli ordu kur­ma çalışmaları ciddi bir asker kaçakları sorununun doğmasına neden olmuştur.

Bu mahkemelerin kurulmasından sadece 15 gün sonra 26 Eylül 1920’de Antalya milletvekili Rasih Efendi’nin teklifiyle mahkeme­nin görev alanı; ‘vatan hainliği, casusluk, memleketin maddi ve manevi gücünü her ne şekilde olursa olsun kırmaya çalışma’ gibi suçları da kapsamına almıştır. Hal böyle olunca mahkemelerin bakamayacağı suç neredeyse kalmamıştır.

İSTİKLAL MAHKEMELERİNE BAKMAK/ DÜN VE BUGÜN

– İstiklal Mahkemeleri üyeleri milletvekili idi. Heyet üç milletve­kilinin meclis tarafından doğrudan seçilmesinden oluşuyordu. Yalnız Başkumandanlık yasasıyla özel yetkilerle ve meclisin tüm yetkileriyle donatılan M. Kemal, I. Meclisin ikinci döneminde ku­rulan İstiklal Mahkemesi üyelerini bizzat seçmiştir. M. Kemal’in belirleyici bir etkisi söz konusudur.

Siyasal iktidarın en tepesindeki kişinin bizzat hâkimleri belirlediği bir yargılama her türlü hukuki nitelendirmeyi gereksiz kılmakta­dır. Yalnız bu salt düne dair bir özellik değildir. TMK 10. Madde ile görevli mahkemelerin kuruluşu ve hâkim atamaları da benzer nitelikte olduğunu göstermektedir.

KOMÜNİSTLERİN YARGILANMASI

Türkiye’de Komünistler her dönem siyasal davaların sanığı oldu­lar. İstiklal mahkemelerinde başlayan bu durum bugün TMK 10. Madde ile görevli mahkemelerle sürüyor.

Bu başlık altında esasen Komünistlerin 1920-1951 yılları arasın­daki adliye macerasına değinilecektir. Görülecektir ki Tek Parti Dönemi de onu kapatan DP iktidarı da Komünistlere yaklaşım konusunda tam bir mutabakat içindedirler.

1944 IRKÇI TURANCILAR DAVASI

İkinci Paylaşım savaşının ilk yılları savaşın Nazi Almanya’sının ve müttefiklerinin büyük fetihleriyle sürdüğü bir dönemdi. Bu dö­nemde Türkiye’de faşist hareket altın çağını yaşamıştır.

49’LAR DAVASI

Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren siyasal davaların değişmez sanıklarından bir diğeri de Kürtlerdir.

Şark İstiklal Mahkemesi en çok idam kararı veren İstiklal Mahke­mesidir. Şeyh Sait Ayaklanmasını Kürtlerin olağanüstü yargıyla ilk tecrübesi olarak değerlendirebiliriz. Bu ayaklanmanın niteliği hala tartışmalıdır. Dini bir ayaklanma yahut bir Kürt Ayaklanması olduğuna ilişkin muhtelif tartışmalar yürütülmüştür. Bugün artık Kürt siyasal hareketinin bizzat tarihine kabul ettiğini ve bir Kürt ayaklanması olarak okuduğunu biliyoruz.

Ancak Kürtlerin yargıyla imtihanı için, dava sürecinde yaşananla­rın çarpıcılığı nedeniyle, 49’lar Davasının örnek olarak alınması meseleyi kavramak açısından elverişlidir.

Peki, 49’lar davasında neler yaşandı?

YASSIADA YARGILAMASI

27 Mayıs 1960 Darbesinden sonra Milli Birlik Komitesi tarafından benimsenen geçici Anayasa’da Başba­kan da dâhil olmak üzere eski iktidar üyelerinin yargılanması için Yüksek Adalet Divanı adlı olağanüstü mahkemenin kurulması öngörülmüştür.

12 EYLÜL SIKIYÖNETİM MAHKEMELERİ

12 Eylül 1980 tarihinde Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve Kuvvet Komutanları (5’li Çete) Darbe yaparak yönetime el koy­muşlardır. Yükselen toplumsal muhalefet, burjuvazinin yönete- meme krizi, emperyalist destekle darbe yapmanın başlıca gerek­çeleridir.

Yönetimi Milli Güvenlik Konseyi devralmıştır. Bu konsey 1 Numa­ralı bildiriyle bütün ülkede sıkıyönetim ilan etmiştir.

BİZ KİMİZ? GELENEKSEL AYDIN TARİFİYLE HESAPLAŞMA

Avukatlar tarihsel saygınlıklarını ‘Aydın’ sıfatıyla kazandılar. Bu, meşhur bir şiirde sözü edilen ‘Tarafsız’ aydındır.

“…Ben avukatım Kaba gücün yerine,

Merhameti, adaleti, hakkaniyeti koydum.

İnsanoğluna,

Diğerlerinin hakkına, mülkiyetine, hürriyetine saygıyı; Vicdan, ifade ve toplanma özgürlüğünü ben öğrettim.

Haklı davaların sözcüsü;

Yoksulun, mazlumun, dul ve yetimin savunucusuyum

Çarşıda pazarda onuru sürdürürüm… ”55

Bu aynı zamanda, avukatlar tarafından en bilinen tarifte vurgu­landığı gibi ‘Bağımsız’ aydındır;

“Görevimizi yaparken, kimseye;

Ne müvekkile, ne hâkime, hele ne iktidara tabiyiz.

Bizim aşağımızda kişilerin varlığı iddiasında değiliz

Fakat hiçbir hiyerarşik üst de tanımıyoruz.”56 [14] [15]

Mesleğimizi yeniden inşa ederken, öncelikle ‘Geleneksel Ay- dın’ın bu tarifiyle hesaplaşmalıyız. Açıkça söylenmelidir ki bu aydının kendisine yüklediği, merhametli, mülkiyete ve ‘çarşının pazarın onuruna’ saygılı tarafsızlık ve üst-alt tanımayan bağım­sızlık, kapitalizmin öz çocuğudur.

Bu türden bir ‘iyilik’, burjuva devriminin ön kabullerine dayanır. Hükümdarın keyfi yerine yasanın üstün olduğuna, ihtilafların si­lahla değil yargıyla çözüleceğine inanılan; yoksullara ve çaresiz­lere acıma duygusuyla el uzatılan; kölelik yerine ücretli işçiliğin, engizisyon işkencesi yerine hapishanenin, gasp etme yerine icra takibinin, lonca yerine baronun, ilahiyat eğitimi yerine ticaret eğitiminin geçtiği ‘Protestan Ahlakı’ ndan ibarettir. Elbette ihtiyaç duyulan her anda işkenceden, gasptan, kölelikten kesinlikle vaz- geçilmediği de ortadadır.

Aydınlanmanın yarattığı bu modern aktörün, insanlığın birikim­lerindeki rolünü küçümsemiyoruz. Ama eğer aydın olmaktan anlaşılan buysa, küresel ve yerel ‘insani yardım’ hareketlerinde, üniversitelerde, derneklerde, vakıflarda binlercesi ile karşılaşır­sınız. Yerlerinde hiç durmaksızın seyahat eder, acılarınıza ağlar ve rapor yazarlar. Kötülere kızarlar. Oysa kötülük, acımasızlık ve sefillik insanlarda değil mülk edinmenin karakterinde yani içinde yaşadığımız düzende, kapitalizmdedir.

Bir başka çağda, feodalizmden kapitalizme geçişte, geleneksel aydın önemli roller üstlenmiş; eğitimi, bilgisi ve yapıcılığı ile saygı kazanmıştı. Bugün düzen tarafından büyük oranda elinden alın­mış bir saygınlıktan söz ediyoruz. Bu saygınlıktan geriye kalan son çekicilik ise düzene rıza göstermesi istenen yoksulların kan­dırılması işine tahsis edilmiş durumdadır.

Tarihsel olarak dikkate değer bulduğumuz bu rolü yapısal olarak reddetmenin, geleneksel aydın kimliğini yıkarak aşmanın müm­kün olduğuna inanıyoruz. Avukata bu çağda gerçekten saygınlık kazandıracak olanı tarif etmek, çağırmak ve hayata geçirmek gö­reviyle karşı karşıyayız.

BUGÜNÜN AYDINI/AVUKATI KİMDİR?

‘Burjuvazi şimdiye kadar saygı duyulan ve saygılı bir korkuyla bakılan bütün mesleklerin halelerini söküp attı. Doktoru, avukatı, rahibi, şairi, bilim adamını kendi ücretli emekçisi durumuna ge­tirdi…’ [16]

Önümüzdeki yol ayrımı işte bu kadar keskindir.

Ya ünlü ‘bağımsızlığımız ve tarafsızlığımızla’ ücretli emekçisi haline geldiğimiz parlamenter demokrasi ve burjuva hukukunun üstünlüğü için çalışacağız; yani adli yardıma, merhamete, bah­şişe, yasaya, uzlaşmaya inanan ‘iyi vatandaşlar’ olacağız yahut bunları bir kenara bırakıp önce ‘taraf’ olmakla kendimizi yeniden yaratacağız. Burjuvazinin çıkarlarını her şeyin üstünde tutan ‘hukukun üstünlüğü/ hukuk devleti’ alanını sahiplerine terk edip, ezilen halkların ve sınıfın çıkarlarına bağlanarak tarafımızı seç­menin zamanı gelmiştir.

Pekiyi niye bugün bir karar vermek zorundayız? Olağanüstü günler mi yaşıyoruz? Elbette Hayır! “Ezilenlerin geleneği gös­teriyor ki, içinde yaşadığımız ‘olağanüstü hal’ istisna değil kuraldır. Buna denk düşen bir tarih anlayışına ulaşmak zo­rundayız. O zaman açıkça göreceğiz ki, gerçek olağanüstü hali yaratmak bize düşen bir görevdir.”[17]

Avukatlar olarak savunmaya hapsolmuş halimizi terk etmek zo­rundayız. Burjuva mülkiyet, iş ve ceza adalet sistemleri tamamen çözülerek ortadan kalktığı güne kadar savunulacak haklar, girile­cek davalar, yoksulların ve ezilenlerin imkânlarının genişletilme­si sorunu önümüzdedir; ancak bu gündelik iştir. Avukat bir diğer yandan da zulme karşı mücadelenin başarısını sağlamak için, aklıyla ve bedeniyle, direnenlerin yanında olmalıdır. Bu soyut bir taraf oluş değildir. Örgütlü, direngen ve kararlı bir politik tercih yapma durumudur. İşte bu ‘Devrimci Avukatlık’tır.

Ezilen sınıfların ve halkların mücadelesini geliştirmeye hizmet etmeyen hiçbir bilgi, eğitim veya duyarlılık bizi geleneksel aydı­nın ötesine taşımayacaktır. Akademiden medyaya kadar, bilgi­sinde ve eğitiminde en küçük bir eksiklik bulunmayan binlerce kadro, doğrudan sistemin bekası için çalışmaya ve kendi halk­larına düşmanlık etmeye ikna olmuştur. “Biz o kadar savrul­mayız” diyenler için geriye kalacak olan da sistemde reformlar yapılmasını sağlamaya ve egemenlerden ezilenler için merha­met dilenmeye yetecek türden bir aydın ahlakıdır. İşte bize yet­meyen budur.

Yoksulların davalarına ücretsiz bakan avukat, yoksulları ücretsiz tedavi eden doktor, yoksul öğrencilere burs bulmaya çalışan öğ­retmen iyilik yaptığını düşünmektedir. Yoksulluğu yaratan düzen ile mücadele etmek yerine sonuçları ile uğraşıp duran, böylece bir yandan da düzeni meşrulaştıran geleneksel aydın, yaptığı işi sürdürebilmesinin yolunu ancak bu düzende gördüğü için, ayak­larından prangalanmıştır. Bu geleneksel aydının temel çelişkisidir.

Merhametin yerine hak talebini, sömürülene acımanın yerini sö­mürene düşman olabilmeyi, açlara sosyal yardımda bulunmak yerine onların yanında mücadele edebilmeyi, uzaktan endişelen­mek yerine onlarla örgütlenmeyi başaran Devrimci Avukat, halk­ların örgütlü mücadelesinin bir parçası olduğunu, hukuk düzeni­ne değil siyasal mücadele alanına ait olduğunu bilir.

Bu yalnızca zulmü ve adaletsizliği açığa çıkarıp teşhir etmekle yetinmeyen, dengeleyici ve acıyı azaltıcı hayallere boğulmaktan- sa, çözümü topyekûn ve nihai bir mücadelenin parçası olmakta arayan gerçek aydın tutumudur.

Bu bir bedel gerektiriyorsa ödeyeceğiz. Onur ve mücadele inancı bunu gerektiriyor.

HAPİSHANELER VE AVUKAT ROLÜ

Bugün tutsağız.

Artık çok daha iyi ve tamamen kavradığımız gibi; dünyanın her yerinde ve döneminde -eğer içeri girmeyi başarabildiyse- avukat, hapishane koşullarının iyileşmesinin güvencesi ve imkânıdır.

Dolayısıyla hiç değilse mesleğini yürüttüğü kentte kurulmuş ha­pishanelerde işkence, tecrit, imha sürerken hapishaneye düzenli gitmeyi külfet kabul eden bir avukatın kendisine ve mesleğine saygısını koruyabilmesi mümkün değildir.

Polis infazlarıyla mücadele ederken polis tarafından katledilen, gözaltı takibi yaparken gözaltına alınan, tutuklanan, işkence gö­ren, mahkemelerde mücadele ederken yargılanıp hüküm giye­rek meslekten çıkarılan, gerektiğinde katliamlar karşısında ölüm orucuna başlayabilmiş avukat pratikleri bu mesleğin onurudur. Sadece anılarını veya pratiklerini değil bir bütün olarak mücade­lelerini sahiplenerek çoğalttığımız bu geleneğin avukatlık mesle­ğinin çıtasını yükselttiği yer, geleneksel bir miras olduğu kadar bir hedef olarak önümüzde durmaktadır.

Aile ve arkadaş görüşlerinin sınırlandığı, disiplin uygulamalarının tüm infaza yayıldığı, iletişimin, mektubun, kitap ve basılı yayına erişimin imkânsız hale getirildiği bu koşullarda tecridi kırabilecek yegâne muhalefet öznesi avukattır.

İnfaz Hukukunu ve itiraz şikâyet yollarını etkili bir biçimde işlet­mekten, doğrudan görüş yapabilmeye, kamuoyunu bilgilendir­mekten, basının ve halkın ilgisini hapishanedeki hak ihlallerine yoğunlaştırmaya kadar geniş bir çalışma alanı düzenli ve sürekli avukat çalışması gerektirmektedir.

Otuz yıla varan pratiğimiz, ciddi ve yaratıcı avukat ilgisinin, fa­şizmin en sert müdahalelerine konu olan hapishanelerde hayat kurtarabildiğini göstermiştir.

Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarının kabul edilemez koşul­ları ile mücadele, hasta tutuklu ve hükümlülerin tedavi, bakım ve tahliye haklarının korunması ancak titiz bir avukat çalışması ile mümkündür. Hapishane Devrimci Avukat pratiğinin en önemli çalışma alanlarından birisidir ve korkarız uzunca bir süre öyle kalacaktır.

NASIL BİR ÜLKEDE, NASIL BİR DÜNYADA YAŞIYORUZ?

Emperyalizmin açık işgal politikalarının en yoğun olduğu coğrafi böl­gedeyiz. Ortadoğu, Kuzey Afrika, Balkanlar ve Kafkaslar ya sürekli bir açık işgal, savaş yahut sürekli askeri tehdit altında tutuluyorlar.

Latin Amerika’ya yönelen saldırganlık, savaş tehdidi hiç bitmiyor, halk hareketleri yükseldikçe tehlike ve saldırı ihtimali artıyor. Av­rupa, ‘Göçmen Düşmanlığı’ndan ‘Terör Hukuku’na boğazına ka­dar baskı ve saldırganlığa gömülmüş durumda.

Emperyalist çıkarlara karşı en küçük bir direnişin kabullenileme- diği, direnenin ‘terörist’ tanımıyla her türlü kazanılmış hakkın dı­şına itildiği; vatandaşlık ve hatta insanlık statüsünü dahi kaybet­mekle tehdit edildiği (unperson) günler yaşıyoruz.

Kara listelere alınan ülke ve örgütler ‘önleyici savaş doktrini’; ‘anti-terör hukuku’ gibi kavramsal rejimlerle sürekli askeri tehdit hedefi haline getiriliyorlar.

Evet, biz bu ülkede açık bir işgalin konusu değiliz. Karşılığında her gün açık askeri işgal altında bulunmamayı yüceltip, ulusal devlete bu nedenle bağlılık talep eden bir milliyetçilik dayatılıyor bizlere de. Devletin hukuksal alandaki tekelini, mahkemelerini, gümrüklerini, kolluğunu, sembollerini, siyasal bağımsızlık sanma hatası son derece yaygın. Oysa en yalın tanımıyla Yeni-Sömürge bir ülkede yaşıyoruz.

Emperyalizm bir dış tehdit yahut askeri işgal olmanın dışında içselleş­miş durumda. Sözde yerel, bağımsız ve ‘bizim’ olan devlet ile müca­dele etmeksizin entegre olduğu emperyalizmle mücadele etmek artık imkânsız hale gelmiştir.

Tahsis edilmiş olan askeri üsler, tahkim ve benzeri hukuksal ayrıca­lıklar, sıcak paraya muhtaç ve piyasa yönlendirmelerine açık halde tutulan bağımlı pazar; birçok ülkede olduğu gibi burada da hükümet­lerin emperyalizmin kontrolü altında tutulmasına yetiyor. Tamamen bağımlı NATO ordusunun ise zaten hem içeride hem dışarıda emper­yalizmin çıkarlarını korumak dışında işlevi yok.

Bağımsız ve ileri yanlarını geliştirmesi engellenmiş halka tüketim kül­türü, bireysellik, fuhuş, kumar, yozlaşma, vurdumduymazlık dayatı­lıyor. Bir tür devlet dini olan ve Diyanet İşleri Başkanlığı kontrolünde iktidarın meşrulaştırılması dışında hiçbir sosyal başarısı bulunmayan İslam modeli, biat etmenin ve razı olmanın yaygın kültürel formu ha­line getirilmiş durumda. Bırakın siyasal örgütlenmeyi sosyal dayanış­maya bile tahammül edemediği için, devlet destekli bir cemaat/ yar­dım/ sadaka ağı içerisinde yoksulluk örgütlenip kalıcı hale getiriliyor.

Pazarı açık tutabilmesinin bir ödülü ve zorunlu sonucu olarak ik­tidarın; her türden halk muhalefetini en acımasız biçimde bastır­masına göz yumuluyor destek veriliyor.

İşçilerden gecekondu halkına, işsiz yoksullardan üniversite öğ­rencilerine kadar kim mücadeleyi yükseltirse faşist askeri cun­tadan, sıkıyönetime, olağanüstü halden sözde ‘parlamento de­mokrasisine’ kadar her türlü imkân ve görüntü altında bastırmak normal kabul ediliyor.

SONUÇ OLARAK

Sokrat, haksız olduğunu bildiği cezadan imkân varken kaçma­masını, sitenin ve yasanın ‘anlamlarının’ görebileceği zarardan duyduğu korkuyla açıklamıştı. Haksız bile olsa cezanın yerine getirilmemesinin, yasa kavramının değerinde ve sitenin yaşa­mında yaratacağı ‘belirsizlik’ ve ‘düzensizlikten’ tiksiniyordu. Adı sitesinden çok yaşadı.

Oysa biz yasanın sözde değerinden değil ta kendisinden; yani bizzat bu aynı anda sırıtkan ve somurtmuş varlıktan, bu Janus gibi ikiyüzlü kelleden tiksiniyoruz. Sadece Hukuk Devleti’nize değil, aynı zamanda onun varlığının sahip olduğunuz her neyin devamı için şart olduğunu zannediyorsanız, işte ona da inanmı­yoruz. Dolayısıyla bizden aynı Sokratik jesti beklemeyin.

İstikrâr size ve patronlarınıza lâzım, asla aynı gemide değiliz ve hiç olmadık. ‘Aman hukuka bir zarar gelmesin, yargı zedelen­

mesin, devletin itibarı sarsılmasın, borsa düşmesin, faiz yüksel­mesin!’ benzeri saçmalıklar için söylenebilecek güzel sözlerin hepsi bizden önce söylendiği için sadece birisini hatırlatmakla yetinelim;

“Seyl-i bîdâd-i sitemdir münşiy-i Tûfan-ı Nuh Olmasın gâfil belâdan ehl-i bidâd-ü sitem Hâne-yi zalim gider seylâba mânend-i hubâb Tutsa tufan âlemi mazlûma tûfandan ne gam”[18]

Yani diyor ki büyük şair; Nuh tufanının sebebi zulüm ve kötülük­lerin seliydi, bu zulüm ve kötülüklerin sahipleri de beladan kur- tulamasınlar. (Zaten kurtulamadılar da) Zalimlerin evleri köpük gibi (mânend-i hubâb) kendi çıkardıkları sele kapılıp gider, ama dünyayı tufan alsa, mazlumun bundan bir derdi, zararı olmaz. Ne güzel söylemiş. Dünyanız yansa içinde bizim ‘yorganımız’ yok anlayacağınız.

Mazlumların iktidar talebine gelince; mesele aynı, ama bu sefer fırsat değişik! Yani yine tufandan korkmayız, çabalarız boş da dur­mayız. Başkan Mao’nun tekrar etmekten büyük zevk aldığı (sıkça tekrarladığı) bir Çin Atasözündeki gibi: “Kargaşada Tanrı fakir­den yanadır!” Elbette iktidara talibiz ve onu mutlaka alacağız.

Anayasa, yasa, hak, hukuk, yargı, polis, kural, kanun, güvenlik, istikrar, hükümet, parlamento… Çürüttüğünüz hiçbir şeyi artık saklamayın; ister yiyin ve kusun, ister yakın ve dumanını ciğer­lerinize çekin. Hiç birisi işimize yaramaz, sizin de işinize yaraya­cağı gün sayılıdır. Onların yerine ‘Ekmek, Adalet ve Özgürlük’ arıyoruz. Hepsi bulunacak ve eğer yoksa da bu yürüyüşte ayrı ayrı yaratılacak.

Bizim öykümüz, sıradan avukatlıktan, siyasi ceza davası avukat­lığına uzanan ve devamında ‘devrimcilerin avukatlığını’ yapmak­tan bugün severek ve inanarak savunduğumuz tanımıyla ‘Dev­rimci Avukatlığa’ geçişin öyküsüdür. Bu gelenek, paylaşılmayı,

çoğaltılmayı ve kitleselleşmeyi hak eden otuz yıllık mücadelenin adıdır.

Bir şeyler değişmedi mi bu otuz yılda? Değişmiyor mu? Aynı be­deller ödenmek, benzer sıkıntılar çekilmek zorunda mı: Evet!

“ (■■■)

çiğdem cefaya katlanır alışmıştır kendi yeşiline

haklıdır bakımsızdır yağmurun altında durmadan günü değişir

hoş olsun bütün verdikleri aldıkları şu çiçeklerin gül susar çiğdem uyanır tüfek başlar konu değişir

hep böyle süreceği sanılır bu gül hikâyesinin

hep böyle sürer gerçi amma bir gün sonu değişir ”130

Gül’ün hikâyesinin sonu elbette bir gün değişecektir.

Biz şimdilik, bir metnin sonunda bu güne kadar söylenmiş en an­lamlı sözü tekrar ederek bitirelim:131

“Proletarieraller Lander, vereinigteuch!

Bütün ülkelerin proleterleri birleşin”

Biz haklıyız ve sonunda mutlaka biz kazanacağız!

24-25-26 Aralık 2013, Silivri


[1] Platon, Yasalar (Nomos), 714d,

[2] ‘Verordnung zum Schutzvon Volkund Staat’

[3]   Sami Selçuk, 02.03.2010, Vatan Gazetesi

[4]   Sami Selçuk, 25.05.2013, Yeni Asya Gazetesi

[5]  Ahmet Gündel, 27.02.2012, Taraf Gazetesi

[6]   Ahmet Gündel, 08.06.2013, Türkiye Gazetesi

[7]   İbrahim OKUR, 08.09.2012, Milliyet Gazetesi

[8] 04.01.2011, Milliyet

[9] Eugene Pottier’in, komünden sonra I. Enternasyonel’in marşı olacak ünlü Enternasyo­nalden bir kıta.

[10] Etat- providence (Esirgeyen devlet) Welfare state (Refah Devleti)

Sozial staat (Sosyal Devlet)

[11] Üçüncü havaalanı ve ‘çılgın’ kanal projesinin de akıbetinin benzer olacağını görmek için müneccim olmaya gerek yok.

[12] Av. Şevket Kazan-Bakan

Av. Celal Mümtaz Akıncı- Anayasa Mahkemesi Üyesi

Av. Hayati Yazıcı-Bakan

Av. Haydar Kemal Kurt-AKP İsparta Mv.

Av. Zeyid Aslan-AKP Tokat Mv.

Av. Mevlit Uysal- AKP BahçeşehirBId. B.

Av. Burhanettin Çoban- Afyon Mv.

Av. Nevzat Er-Eminönü Bld. B.

Av. M.Ali Bulut-K.MaraşMv.

Av. Hüsnü Tuna-Konya Mv.

Av. İbrahim Hakkı Avşar- Afyon Mv.

Av. Reşat Yozok- AA yön. Kur. üyesi Av. Tayfun Korali- Darülaceze müdürü (…)

[13] ‘Birkaç ayda bir kafası kızdıkça yeğenine dava açan Veli Sayın her hafta avukatın yazıhanesine gelip ‘ayağını kıçının altına alıp’ kahvesini ve sigarasını içerek avukatı lafa tutar. Avukat Nihat davayı kazanamayacağını söylemesine rağmen Veli Sayın diretir: ‘ sen koskoca avukatsın, şu cahil Hüsnü’nün hakkından gelemeyecen mi? İki ay olsun dama tıktırmıcen mi? Şu hayırsızı’ der. ‘Tıktıramam ‘cevabına rağmen yine önemsiz bir atışma nedeniyle davayı açmasını ister. Avukatın bu ısrarının nedenini öğrenmek istemesi üzerine sonunda dayanamaz baklayı ağzından çıkarır:

‘…Daha açık söyletmesene beni. Kış günü, Gölcük’ten mahkemeye yaya gelsin gitsin, o da ona ceza o da yeter.. Kurtuldum diye oh dedirtir miyim ben ona? Sen aç davayı, burnu sürtülsün deyyusun..’ Yağmurlar ve Topraklar.

[14]  Louis LAND

[15]  Molierac

[16]  Karl MARX

[17] Walter BENJAMIN

[18] Fuzuli, Hadikat-ül Süeda (Mutluluğa Erenlerin Bahçesi)